1 Mayıs; T.C. (Taksim Cumhuriyeti) ve Devletin Hassas Yerleri!
Beklenir ki devlet, olması gerektiği gibi olsun. Nasıl? İşte hep, devlet büyüklerimizce söylenegeldiği gibi “millete hizmet” için çalışsın, “aziz milletin hizmetinde” olsun, hep millete o şevkat elini uzatsın, değil mi efendim? Hem biz milletçe, kahvehanede siyasetle demlenirken, siyah beyaz günlerinden beri TRT ekranından odamıza sarkan devlet karşısında önümüzü ilikleyip ayağa kalkarken, ona “Devlet baba” demişiz bir kere!
Oysa, biliyoruz ki kapitalist devlet, sınıfsal karakteri gereği yasama, yürütme ve yargısı ile dizayn ettiği toplumsal yaşam içinde taraftır. Bütün bir toplumun refahı için çalışmaktan kendini azade gören devlet, bu yönüyle “mış” gibi yaparken fotoğraf verir ve sonrasında hızla dönüp asli işine odaklanarak sermayenin, burjuvazinin temel ihtiyaçları için örgütlenmiş bir devasa yapı olarak o “aziz milletin” yasal biçimde soyulması için tezgahı kurar, işletir. Gerisini piyasaya havale eder. Devletin tevekkülü budur. Bu kadar mı? Haşa!
Devlet, ideolojik aygıtları ile toplumsal koşulları ve tabii toplumu öyle ince örer, “geleceğe” öyle hazırlar ki, bir bakmışsınız tutsaksınız. Hayır efendim, olur mu? Bunun için suç işlemiş olmanız icap etmiyor. Dayatılan koşullara itaat ve itiraz sorunundan başlayarak sizin suçlarınıza ayrıca değinmek bir başka yazı konusu. Tutsaklık dediysek, ilerici, devrimci insanlara reva görülen dört duvar arası bir mahpusluk değil kastettiğim. Bu, zaten işin ayrılmaz bir parçası ve hep var. Gerçi, devrimciler için mapusa düşmenin gerçekte bir tutsaklık olup olmadığı tartışmalıdır. Çoğunlukla da, gülerken görürsünüz görüş günlerinde ve fotoğraflarda. Neden? Deli mi bu adamlar? Bir bildiği var bu çocukların, demişti şair. Özgürlük mücadelesinde toprağa düşenlerin olduğu gibi, mapusa düşenlerin de bir bildiği var arkadaş!
Asıl tutsaklık, devletin inşa ettiği toplumsal koşullarla köşeye sıkıştırdığı bireylerin etrafına ördüğü yüksek duvarlar arasında kalmaktan da ibaret değil. Saldığı korkularla içinizde inşa ettiği mapushanelerdir asıl mühim mesele. Ve, asıl mücadele edilmesi gereken yönü budur; Devletin beyninizde, içinizde kurduğu korku imparatorluğunu yıkmaktır asıl iş.
Mesela son dönemde, bir muhalif olarak ağzınızı açsanız en hafifinden bir “Cumhurbaşkanına hakaret” davası ile taciz edilmeniz, bir teröristmiş gibi damgalanmanız, suçlu gibi topluma lanse edilmeniz, verilebilecek en basit örneklerden biri haline dönüştü bile.
Devlet, bu anlamda da kendini yeniliyor tabii. İnovasyon tam gaz. Basit bir basın açıklamasıyla “barış” dediniz diye devletin varlığına, birliğine kastetmekten kendinizi henüz ipin ucunda sallanırken değilse de linç edilirken bulmanız mevsim normallerinden sayılırken, vatandaşlıktan sille tokat atılmanıza sayılı günler kalmışken irdelediğimiz bu konu, hakikaten yakıcı.
Bütün bunlarla beraber, lastiğini azıcık gevşetse maazallah devletin “devlet olmak”tan taviz vermiş sayılabileceği kaygısıyla koruyup kolladığı yasaklar var malumunuz. Belli günler için gelenekselleşmiş olan yasaklar da var tabii; 1 Mayıs ve halka Taksim yasağı, şu an en güncel olanı. Çünkü, devlet korkaktır.
Ey devlet;
Bil ki, o Taksim Meydanı bu ülke sınırları içinde senin işçilere, emekçilere, halka karşı kazandığın bir tür kurtarılmış bölge değildir. Taksim Cumhuriyeti, işçilerin sınırlarını ihlal ederek girip koparmak istediği bir toprak parçası da değildir. 1 Mayıslarda orada bayram etmek, senin o “aziz milletim” dediğin halkın hakkıdır. Gerçi sen, aileleriyle beraber milyonları aşan işçi sınıfı o “aziz millet”ten değilmiş gibi davranmakta ısrar ederek zaten toplum içinde ayrımı baştan yapmakta bir sakınca görmüyorsun. Ama, senin görmediğin o sakınca, bir kıymık gibi batıyor halkın hafızasına. O yasakları koyma pahasına, anayasayı tağyir, tebdil ve ilga suçunu yüzüne gözüne bulaştırarak edindiğin maske seni saklamıyor, bilesin. Seni gözünden tanıyoruz.
Şimdiki DİSK hatırlamaz. “Sarı”lık geçirmiştir, hastadır. Hafıza sorunu da var. Oysa devlet, korkularının bir yansıması olarak hep tetiktedir! 1 Mayıs 1977’de, beşyüzbin kişinin Taksim’de işçi bayramını bir arada kutlamak için toplanması bile devletin o bildik refleksini depreştirmeye yetti. O meydanda, 1 Mayıs 1977’de 29’u izdihamda boğularak ve ezilerek, 5’i kurşunla vurularak 34 insanımız yaşamını yitirdi. Yüzlercesi yaralandı. Yaralıların 34’ü yine başından ve göğsünden kurşunla vurulmuştu. Yani, anısı oldular o meydanın. Bunu devlet anlamaz. Ama, halk unutmaz.
Çeşitli sendika ve sol örgütlerden 98 kişi 14 yıl yargılandı. Hiç biri ceza almadı. Devletin kayıtlarında saklı olan failler yargılanmadı bile.
Demem o ki, devlet kendi korkuları nedeniyle Taksim’i halka karşı korumak ve kollamak zorunda hissettiği hassas yerlerinden biri sanıyorsa, fena halde yanılıyor. Er yada geç, Nazım’a ödenecek bir borç olarak;
“dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya,
dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle; işçi tulumuyla
bu güzelim memlekette hürriyet”
dolaşacaktır Taksim’de de elbet…
“dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya,
dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle; işçi tulumuyla
bu güzelim memlekette hürriyet”
dolaşacaktır Taksim’de de elbet…
1 Mayıs 1977’nin anısı, 39 yıla rağmen taptaze. Dahası, Gezi’nin hayaleti, sizi yasaklarınızla sınıyor. Sınamaya devam edecek.
Gezi halktır, Taksim halkındır!
Bu yazı, kapatılan REDaktif sitesinde 1 Mayıs 2016 tarihinde yayınlanmıştır.



Yorumlar
Yorum Gönder